Gidene Mi Zor, Kalana Mı?
Diğerlerinden hiç de farkı olmayan mayıs gününe uyanmıştı. Her şey yolundaydı. Ağaçların yaprakları kendi aralarında bir melodi tutturmuş, oturma odasının penceresinden içeriye fısıldıyorlardı. Evet, Eylül böyle başlamasını ve böyle bitmesini dilerdi o günün. Ama öyle olmadı. Takvim yaprağında gün 23’ünü gösteriyordu ayın. Tüm gece o rüya senin bu rüya benim dolansa da sabaha uyandırmak için çalan alarmını ilk kez o gün susturmadı. Heyecanla kalkıp dün yarım yamalak boyadığı saçlarına baktı. Süsüyle püsüyle hazır olduğu güne uyandığı için mutluydu. Hem bugünün mutluluğunu daha da arttırmak için almamış mıydı o kıyafetleri. Kalktı ve hazırlanmaya başladı.
Şehirlerarası tren yolcukluklarını oldu olası çok sevmişti. Farklı durakları birbirine bağlayan, kimi zaman kavuşturan kimi zaman ayıran o demir rayları bu sefer kavuşturacak sandı. Sandı ama yanıldı…
Adana – Mersin arası bir hikayeydi onunki. Adana garına gidip bekleyecekti. Çocukça hayaller kurdu o gün bakarak güneşe. Güneşin bile göz kırptığı bir gün değil miydi o gün? Hayır, güneşin bile ağlayabileceğini öğrendiği gündü o gün.
Çantasını dünden hazırlamıştı. Heyecanını anlatmaya yetmiyor kelimeler. Erkenden uyanıp hazırlandıktan sonra sağ kulaklığını takıp döngüye alarak dinleyeceği şarkıyı açtı. “Eteği belinde, gül de takmış.” Dudaklarıyla şarkıyı mırıldanarak yürüdü. “Yâr beline beline sarılamam, ah geceden duramam.”
Olmaması gerektiği kadar erken varmıştı gara. Görevlilerden peronu öğrenmişti öğrenmesine ama akreple yelkovanın savaşından bıktığı saatlerin geçmesini diledi. Akrebin nazına, yelkovanın sabrına hayran kalmakla sövmemek arasında gidip geldi. Gidip geldi.
O gece de konuşmuşlardı. Gecenin ilerleyen saatlerinin gerektirdiği bir uykusuzluk hali vardı ikisinde de ama umursamadılar. Hatta bir ara telefonun başından kalktığında gözlerini ovuşturan birini gördü. O gece sorulsa Eylül’e pek çok anlamı olurdu o durumun. Ama şimdi sorarsanız anlamını kaybetmiş diğer her şeye bir yenisi daha eklenmişti.
Artık birkaç dakika kalmıştı. Garın girişinde bir o yana bir bu yana olta atıyordu. Saatler yerini dakikalara bırakınca olta hızı da artıyordu. İleri, geri, ileri, geri…
Arkasında ve önünde duran iki merdivenden birinin kullanım dışı olduğunu öğrenince derin bir oh çekip karşısındaki merdivene gözlerini dikti. Birbirinden farklı onlarca insan geçip gidiyordu önünden. Ama hiçbiri onun beklediği değildi. Derken görünen son insan da yanından geçince görevliye doğru yürüdü. Acabalar dönüyordu aklından. Acaba bir önceki durakta mı inmişti? Görevlinin birkaç dakika sonra başka bir vagon geleceğini söylemesiyle tekrar kelebekler uçmaya başladı karnında.
Tekrar gelmeye başlamıştı insanlar… Birer birer geçiyorlardı gözlerinin önünden. Peşi sıra yürüyen herkese tek tek baktı. Derken en üstteki merdivenin basamağında gördü. Görünce kilitlendi bakışları beklediğine. İkisinin de gözlerinin içleri birbiriyle buluştuğu için bayram ediyordu. Horonlar tepişiyor, kuşlar cıvıldıyor, arılar en harika ballarını kovanlarıyla buluşturuyordu.
Koşarak sarıldılar birbirlerine. O gar böyle bir kavuşmaya daha önce şahit olmuş mudur bilinmez, ama Eylül o huzur dolu dakikaların hiç geçmemesini dilerdi. Şaşkınlığın, mutluluğun, huzurun sarmaş dolaç olduğu dakikalardı.
Eylül’ün tek başına yürüdüğü o yolu beraber adımladılar. Ara ara sustular, ara ara konuştular. O an sanki geçtikleri tüm sokaklarda iki kişinin ayak sesleri duyuluyordu. O sokaklar o ayak seslerini hapsetti. O sokaklar ikisi hariç diğer tüm insanlar için hiç o kadar anlamlı olmadı.
Ne kadar yürüdüklerini anlamadan geçmişti zaman. Sonra birden durdu yanındaki konuşmak istiyordu belli ki. Ama Eylül hiç başlamasını istemiyordu o konuşmanın. Kaçmak istedi, kaçamadı. Kıskıvrak yakalandı yakasından.
Karşısında neyi söyleyeceğini bilen ama nasıl söyleyeceğini bilmeyen biri vardı. Bakışlarındaki netlik canını sıktı. Bir şey söylemesine gerek yoktu, sustukları anlatıyordu her şeyi ama o yine de konuştu. Yapamıyorum dedi. O yapamıyorum dedikçe Eylül hiç denemedin ki demek istedi, diyemedi. Konuştu, konuştu. Kendince haklı olduğu noktaları sıraladı bir bir. Sonra Eylül’e döndü ve bir şey söylemesini istedi. Eylül suskundu. Eylül ona giden yolların yürüdüğü her bir taşı için gözyaşı dökmek istedi. Yapamadı. Evet bu hikayede yapamayan Eylül oldu.
Aynı anda derin bir nefes aldılar. Aldıkları nefes yetmedi ikisine de. Birbirlerine baktılar, baktılar…
Eylül’ün en çok canını sıkan şeylerden biri yarım kalacak olanlardı. Kabullenmişti belki duyduklarını ama noktası konulamayan her bir cümle için canı daha çok yandı. Atlatırdı elbet, neleri atlatamamıştı ki daha önce…
İki bilinmeyenli bir denklemin bir ucunda karşısındaki diğer ucunda kendisi vardı.
Kalan = Giden
yani;
Giden – Kalan = 0 (Sıfır)
Kalmıştı evet… Kaldığı hayat bir şekilde neredeyse sıfırdan inşa ettiği , elleriyle canhıraş çalışıp didindiği bir hayattı. Bir darbe yemişti evet ama bir dahası olmayacaktı. O gece kendine bir söz verdi Eylül. Gidenin yolunun açık ya da kapalı olmasını bile düşünmeden kendi hayatına bakmak için. Nefes aldıkça içindeki yarım kalan tüm cümleleri başka bir bilinmeyenle doldurabileceğini hatırlattı kendine. İlla ki bir gün gidenin yerine bir kalan gelecek, illa ki bir gün o yarım kalan tüm cümleler tamamlanacak.
Başlığın sorusunun cevabı şu an Eylül için kalana daha zor olarak geçerli. Ama gün olup devran dönecektir elbet bir gün. Yarım kalan ne varsa içinde hiç beklemediği bir anda beklemediği heyecanlara gebe olup beklenmedik mutlu sonlarla tamamlanacak.
Ama siz yine de gitmeyin, gitmeyin ki yerinize bir kalan geldiği zaman sizin yarım bıraktıklarınızı doldurmasın.
